Temiz Hava Haktır

Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) açıkladığı üzere dünya nüfusunun %91’i hava kalitesi sınırlarının aşıldığı yerlerde yaşıyor ve her yıl 4,2 milyon kişi hava kirliliğinden dolayı ölüyor.

Hava kirliliği; kalp ve akciğer hastalıklarını tetikliyor, çocuklarda nörolojik bozukluklara sebep oluyor. Dünyada her yedi çocuktan biri kirli hava solunan bölgelerde yaşıyor.


Peki ülkemizde durum nasıl?

Temiz Hava Hakkı Platformu’nun raporuna göre 2018’de Türkiye’deki 81 ilin 56’sı uluslararası standartlar açısından kirli hava soludu.

Türkiye’de 2017 yılında hava kirliliği trafik kazalarının 7 katı can aldı. 2017’de hava kirliliği Dünya Sağlık Örgütü’nün önerdiği kılavuz değerlere indirilseydi Türkiye’de yaşanan ölümlerin yaklaşık yüzde 13’ü engellenebilirdi.

Temiz Hava Hakkı Platformu’nun hazırladığı Kara Rapor’da yer alan il bazında hava kirliliğine atfedilen ölüm oranlarına baktığımızda, Iğdır %25,5 ile ilk sırada yer alıyor. Iğdır’ı Kahramanmaraş %25,1 ile ve Afyon %23,4 ile izliyor.

Bununla birlikte, hava kirliliğine atfedilen ölüm sayısına baktığımızda, 5851 ile birinci sırada İstanbul geliyor. Ölüm sayısında İstanbul’u, Bursa, İzmir ve Ankara takip ediyor.


Doğudaki sınır komşumuz İran’ın başkenti Tahran’dan güncel bir haber;

Tahran Valiliği şehirdeki hava kirliliği artışı nedeniyle ilkokulları tatil etti.

Tahran’da hava kirliliği nedeniyle sık sık, “mecbur kalınmadıkça sokağa çıkılmaması” uyarısı yapılıyor.

Şehrin hava sirkülasyonuna uygun olmayan fiziki yapısı ve nüfus yoğunluğunun yanı sıra eski araçlar ile milyonlarca motosikletin çıkardığı egzoz gazları, Tahran’da hava kirliliğini artıran etkenler arasında gösteriliyor.

Fabrika ve sanayi bölgelerinin şehir içinde kalması, trafikte çok sayıda eski model aracın bulunması ve kullanılan yakıtın kalitesizliği Tahran’daki hava kirliliğinin en önemli müsebbipleri olarak sıralanıyor.

Meclis Üyesi Mehrdad Bauc Lahuti; yılda 3 bini Tahran, 2 bini diğer eyaletlerde olmak üzere yaklaşık 5 bin kişinin hava kirliliği nedeniyle hayatını kaybettiğini belirtiyor.

Yaşadığınız şehrin de Tahran ile aynı kaderi paylaştığını, sizin hayatınızın ve sevdiklerinizin hayatlarının her nefeste tehlike altında olduğunu bir düşünün…

Hala yapabiliyorken derin bir nefes alın çünkü şimdi harekete geçmezsek 10 yıl sonrasında bu mümkün olmayacak… Hava kirliliğinden kaçamayız ancak gerekli önlemleri alırsak hala bir şeyler düzelebilir. Bu ise ancak #berabermümkün!

Fatma Ece Önel

Neden Ağaçlandırmalıyız?

Birleşmiş Milletler tarafından 2015 Ekim ayında yayınlanan, “İklim Bağlantılı Doğal Afetlerin İnsani Maliyeti” isimli raporda, 20 yılda kaydedilen küresel düzeyde toplam 6,457 doğal afetin %90’ı sel, fırtına, sıcak hava dalgası, kuraklık ve diğer aşırı iklim hareketlerinden kaynaklandığı; 1995 yılından bu yana aşırı iklim hareketleri kaynaklı afetler nedeniyle 606 bin kişinin yaşamını yitirdiği, 4,1 milyar insanın ise etkilendiği belirtilmektedir.

Ülkemizin de içinde bulunduğu Akdeniz havzası, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerine karşı en hassas bölgelerden biridir. Türkiye, küresel ısınmanın özellikle su kaynaklarının ciddi boyutta azalması ve çölleşme ile bunlara bağlı ekolojik bozulmalar gibi olumsuz yönlerinden etkilenmektedir.

Dünya genelinde gelir dağılımından en az pay alan insanların %80’i kırsal alanlarda yaşayarak, tarım ve hayvancılıkla yaşamını sürdürmektedir. İklim değişikliğinden kaynaklanan yağışların azalması ve toprağın bozulmasıyla bu insanların geçim kaynakları da bir nevi yok olmuş oluyor.


Peki biz ne yapabiliriz?

İklim değişikliği ile mücadele için en etkili yöntemlerden biri ağaç dikmektir.

Ağaçlar havadaki karbon kirliliğini çekerek azaltmaya yardım ederler, karbonu köklerinde, gövdelerinde ve dallarında depo ederler.

Global seviyedeki araştırmalar gösteriyor ki; ağaç dikmek, sulak alanların yenilenmesi, yeşil alanların korunması ve çiftçilerin erozyon örtü bitkilerini ekmelerine teşvikler gibi doğal iklim çözümleri daha yaşanılabilir bir dünya için en etkili yöntemlerden.

Ağaç dikicileri yılın üç ayında aşırı istihdam ile karşılaşırken, geri kalanında yeterli derecede istihdam edilmiyorlar. Bu kişilerin birçoğu ise kadın.

Kanada’ da 2014 yılında yapılan bir araştırmaya göre ağaç dikme endüstrisinde çalışan kadınlar endüstrideki iş gücünün %42’sini oluşturuyor.

Doğal iklim çözümlerine yatırımlar iklim değişikliğinden dezavantajlı olan binlerce kişiye istihdam yaratabilir; su kaynaklarını korurken, ormanların ve tarım sektörünün sürdürülebilirliğini sağlarken, habitatı korumayı sağlarken ve iklim değişikliğinin etkilerini azalarak eski halini almasını sağlarken ormanların ve tarım sektörünün sürdürülebilirliğini geliştirebilir.


Dünyada neler yapılıyor?

Çevreci politikalar ve şirketlerin doğaya bakışındaki gelişmelerle birlikte bugün ağaç dikme endüstrisinin daha çok çalışana ihtiyacı var.

Kanada Başbakanı Justin Trudeau önümüzdeki 10 yıl içerisinde 2 milyar ağaç dikileceği ve böylece 3.500 mevsimlik işçi alımının da yapılacağı bir doğaya yatırım politikası açıkladı.

2020 yılı ağaç dikme endüstrisindeki en büyük üretim artışını göreceğimiz yıl olacak, yalnızca Kanada’ nın batısında bir eyalet olan British Columbia’ da 275 milyon ağaçtan 318 milyon ağaca ulaşılacağı öngörülüyor. Bu ağaçların 50 milyonu spesifik olarak iklim değişikliği ile mücadele amacıyla dikilecek ve bu sayının yıllar geçtikçe artması bekleniyor.

Ağaç dikmek için daha iyi bir zaman hiç olmadı. Kaybedecek daha fazla vaktimiz kalmadı. İklim değişikliği ile şimdi birlikte mücadele etmeliyiz!

Fatma Ece Önel

Bize İnanarak

Bizken; hani 195.000 yıl kadar öncesinde ilk izleriyle karşılaştığımız, toplumlardan veya uluslardan bihaber, toplama-çıkarma dahi bilmeyen, belki de kendisinden bile daha iyi bildiği şeyin doğa olduğu, doğayı adeta yuvası bilen ve ondan çekinen bizden bahsediyorum. Şu her şeyi bildiğini iddia edip, doğaya hükmetmeye çalışandan değil.

Cahil bize dönecek olursak; kendisinden bile pek haberi olmadan etrafı, pardon “yuvasını” bu kadar iyi tanıması da düşünülmeye değer işin aslı. Çünkü bilmiş bize, daha doğrusu “modern” bize dayatılan, yani öğretilen ilk şeylerden biridir ben olabilmek. Kendini yeterince tanıyıp-tanıttıktan sonra modern bize dahil olmayı bir nevi hak edebilmek. Ama diğer ben önce etrafını tanımaya çalışmış nedense. Gerçi söylemiştik ya, adı üzerinde “cahil” zaten.

Günümüzde, neslimize ben olmayı öğretmeden önce, benin hatta bizin ne olduğunu, olması gerektiğini öğretsek daha doğru olacakmış gibi sanki. Dünyamızı artık küçük addettiğimiz, evrenin ise tahmin edilemeyecek kadar büyük olduğunu düşündüğümüz şu zamanlarda, halen daha neyin parçası olduğumuzu fark etmememiz, sahip olduğumuz yuvaya ve bu yuvayı paylaştığımız canlı-cansız bütün varlıkları kapsayacak şekilde biz diyememiş olmamız pek şaşırtıcı. Hem nice geçen zamandan sonra bunu kavrayamamış olmak da içler acısı. Bunca yıldan sonra evimizin kirlenmiş olması da çok normal evet.

Peki ya biz bu kirliliğin hala farkında değilsek? Evimizin temizlenmesini bekleyeceğimiz bir dışarısı yoksa? Doğa ana evi temizlemeye giriştiği sırada bizleri de mikroptan sayarak ortadan kaldırmakta kararlıysa? Yine de biz o günleri göremeyiz zaten deyip “bencilliğe” devam mı?

Bu soruya cevabınız “Hayır bencil olmayacağım.” ise eğer, hep birlikte, terk edip arkamızda bırakacağımız bir enkazdan ziyade; eninde-sonunda, yine de gidecek olsak dahi, istediğimiz zaman dönebileceğimiz bir yuva bırakalım. Neler yaptığımızı ve yapmamız gerektiğini, nasıl bir yol haritası çizeceğimizi düşünerek. Ama önce biz olup, bize inanarak.

Barış Umut Gümrükçü