Pazarlama ve Marka Ekipleri İçin Sosyal Proje Yapma Rehberi

Okuma Süresi: 24 dakika

Hoş geldiniz! Elinizdeki bu rehber, markanız için sosyal ve çevresel projeler geliştirme yolculuğunuzun ilk adımı. Günümüz tüketicileri, artık sadece satın aldıkları ürünlere değil, markaların duruşuna, çevreye olan duyarlılıklarına ve topluma olan katkılarına da önem veriyor. Eğer markanız bir duruş sergilemiyorsa, gelecekte iş gücünüzün büyük bölümünü oluşturacak nesil sizinle çalışmayacak ve sizden satın almayacak.

Bu rehberin amacı, pazarlama ve marka ekiplerine, sosyal ve çevresel fayda yaratan projeleri nasıl hayata geçirecekleri konusunda yol göstermek. Başarılı bir proje fikri oluşturmaktan, sosyal ve çevresel etkiyi en doğru şekilde ölçmeye kadar tüm adımları keşfedeceksiniz.

Markanızın itibarını güçlendirirken, toplumsal ve çevresel bir soruna da çözüm üretmek için doğru yerdesiniz. Hazırsanız, başlayalım!

1. Giriş: Neden Markalar Sosyal ve Çevresel Projelere Yönelmeli?

Günümüz Tüketicisinin Değişen Beklentileri: Artık Bir Tercih Değil, Bir Zorunluluk

Günümüzde tüketici profili kökten değişti. Artık sadece fiyata, kaliteye ya da ürünün işlevselliğine bakarak karar vermiyorlar. Özellikle Y ve Z kuşağı başta olmak üzere, tüketiciler kendileriyle benzer değerleri taşıyan markalara yöneliyorlar. Bir marka, sadece bir ürün satmak yerine, aynı zamanda sosyal ve çevresel bir duruş sergilediğinde, yani topluma ve çevreye duyarlı olduğunu gösterdiğinde, bu durum tüketici gözünde markanın değerini katlıyor.

Deloitte’un Global Gen Z ve Millennial Araştırması’na göre, Gen Z (1995–2006 doğumlular) ve Millennialler (1983–1994 doğumlular) 2030 yılına kadar küresel iş gücünün %74’ünü oluşturacak. Bu sadece bir istatistik değil, markanızın geleceği için kritik bir uyarı. Bu nesiller için iş sadece para kazanmak değil; para, anlam ve iyi oluş (well-being) üçlüsünün dengesini kurmak. Finansal güvende olanlar çok daha yüksek mutluluk bildirirken, işin anlamlı olması ve şirketin değerleriyle uyum da mutluluk için kritik bir faktör olarak öne çıkıyor. Araştırma, işini anlamlı bulanların ve çalıştıkları örgütün değerleriyle uyumlu olanların %50’den fazlasının mutlu olduğunu gösteriyor.

Daha da önemlisi, bu nesillerin %90’a yakını işin bir amaç taşımasının çok önemli olduğunu söylüyor ve amaçsız hissettikleri işlerden ayrılmaktan çekinmiyorlar. Bu, sadece çalışanlarınızı elde tutma meselesi değil; aynı zamanda gelecekteki müşterilerinizi de kaybetmeme meselesidir. Çünkü iş yerinde değer arayanlar, tüketici olarak da aynı hassasiyeti gösteriyor.

Tüketiciler, harcadıkları paranın sadece bir ürüne değil, aynı zamanda daha iyi, daha sürdürülebilir bir dünyaya yapılan bir yatırıma dönüştüğünü görmek istiyor. Bu durum, sosyal ve çevresel projeleri bir pazarlama aracı olmaktan öteye taşıyarak, marka ile tüketici arasında duygusal ve kalıcı bir bağ kurmanın en güçlü yollarından biri haline getiriyor.

Çevresel Kaygılar Artık Gündemin Merkezinde

World Economic Forum’un 2025 Global Risk Raporu, çevresel risklerin artık uzak bir gelecek senaryosu değil, bugünün gerçeği olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. Kısa vadede (2025 için) aşırı hava olayları en büyük risklerden biri olarak görülürken, uzun vadede (2035’e kadar) aşırı hava olayları, biyoçeşitlilik kaybı, ekosistem çöküşü, doğal kaynak kıtlığı ve kirlenme en kritik tehditler arasında yer alıyor. İklim değişikliğine bağlı felaketler artık “gelecekte olabilir” kategorisinden çıkıp “bugünün riski” haline geldi.

Deloitte araştırmasına göre, Gen Z ve Millenniallerin %65’i son bir ay içinde çevre için kaygı hissettiğini söylüyor. Daha sürdürülebilir ürünlere daha fazla para ödemeye istekliler ve iş başvurusu yaparken şirketin çevresel etkisini araştırıyorlar. Bu nesiller, markaların ne söylediğine değil, ne yaptığına bakıyor. Eğer markanız çevresel etkisini ciddiye almıyorsa, onların radarından çıkmaya hazır olun.

Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS) Nedir ve Neden Önemlidir?

Kurumsal Sosyal Sorumluluk (KSS), bir markanın yasal zorunluluklarının ötesine geçerek, toplumun ve çevrenin karşılaştığı sorunlara karşı gönüllü olarak sorumluluk üstlenmesi ve bu sorunlara çözüm bulma çabalarını içerir. Bu, sadece bir bağış kampanyası düzenlemekten çok daha fazlasıdır; markanın iş yapış biçiminin, değerlerinin ve kültürünün bir parçası haline gelir. KSS, pazarlama ve marka ekipleri için hayati öneme sahiptir çünkü:

Marka İtibarını ve Güvenilirliğini Güçlendirir: Şeffaf ve samimi bir şekilde yürütülen sosyal ve çevresel projeler, markanın toplumun bir parçası olarak algılanmasını sağlar. Bu da, kriz anlarında dahi markaya olan güvenin sarsılmasını engeller. Özellikle dezenformasyon ve yanıltıcı bilginin 2025’in en büyük risklerinden biri olduğu bir dönemde (Global Risk Report), şeffaflık ve samimi iletişim markalar için kurtarıcı olabilir.

Müşteri Sadakatini Artırır: Tüketiciler, kendi değerleriyle örtüşen ve toplumsal ve çevresel fayda sağlayan markalara daha sadık kalır. Sosyal sorumluluk projeleri, rasyonel kararların ötesinde, duygusal bir bağlılık oluşturur. Bu sadakat, uzun vadede marka için paha biçilmez bir değere dönüşür. Deloitte araştırması, daha sürdürülebilir ürünlere para ödemeye istekli bir tüketici kitlesinin varlığını kanıtlıyor; bu fırsatı kaçırmak, pazardan geri kalmak anlamına gelir.

Çalışan Bağlılığını ve Motivasyonunu Yükseltir: Günümüz çalışanları için bir işte sadece iyi bir maaş almak yeterli değildir. Yaptıkları işin topluma ve çevreye bir fayda sağladığını hissetmek, onların iş tatminini ve şirkete olan bağlılığını artırır. Sosyal ve çevresel projelere dahil olan çalışanlar, kendilerini daha değerli ve anlamlı bir amaca hizmet ederken bulur, bu da işveren markasını güçlendirir. İyi ruh sağlığı olanların mutluluk oranı %60’ın üzerindeyken, kötü olanlarda bu oran %20’nin altında kalıyor; anlamlı işler, çalışanların ruh sağlığına da katkıda bulunuyor.

KSS ve ESG Arasındaki Fark

Kurumsal sosyal sorumluluk (KSS) ve Çevresel, Sosyal ve Kurumsal Yönetim (ESG) kavramları genellikle birbirinin yerine kullanılsa da, temel yaklaşımları ve odaklandıkları noktalar farklıdır. Bir pazarlama yöneticisi olarak bu ayrımı bilmek, hem şirket içinde hem de dış paydaşlarla kurulan iletişimde netlik sağlar:

KSS, Gönüllülük Odaklıdır: KSS, bir markanın kendi insiyatifiyle ve genellikle iletişim stratejisinin bir parçası olarak yürüttüğü faaliyetlerdir. Bu faaliyetler, bir sosyal kampanyadan, çalışan gönüllülüğü programına kadar geniş bir yelpazeyi kapsayabilir. KSS, çoğunlukla itibar yönetimi ve pazarlama amaçları için kullanılır ve finansal bir metrik olmaktan çok, bir marka duruşunu ifade eder.

ESG, Ölçülebilirlik ve Yatırımcı Odaklıdır: ESG, bir şirketin finansal risklerini ve performansını çevresel (Environmental), sosyal (Social) ve kurumsal yönetim (Governance) kriterlerine göre değerlendiren bir çerçevedir. Bu, gönüllü bir faaliyetten çok, yatırımcılar ve finansal piyasalar tarafından bir risk analizi ve sürdürülebilirlik göstergesi olarak kullanılır. ESG, sera gazı emisyonu, çalışan memnuniyeti puanı veya yönetim kurulu çeşitliliği gibi somut ve raporlanabilir metriklere dayanır.

Kısacası, KSS markanızın “iyi şeyler yapma” eylemini tanımlarken, ESG bu eylemlerin ne kadar ölçülebilir, yönetilebilir ve finansal açıdan sürdürülebilir olduğunu gösteren bir sistemdir. İki kavram birbirini besler; başarılı bir KSS projesi, şirketinizin ESG puanına olumlu katkıda bulunabilir ve yatırımcıların gözünde şirketinizin değerini artırabilir.

2. Proje Fikri Geliştirme: Doğru Hedefi Bulmak

Projenin başarısı, doğru fikri bulmakla başlar. Bu aşamada, markanızın değerlerini ve hedef kitlenizin ihtiyaçlarını bir araya getiren bir kesişim noktası bulmak esastır. Etkili bir sosyal ve çevresel proje, sadece popüler bir konuyu ele almakla kalmaz, aynı zamanda markanızın kimliğiyle doğal bir uyum içindedir. Aksi takdirde, tüketiciler ve çalışanlar bu çabayı samimiyetsiz bulacak ve markanıza olan güven sarsılacaktır.

Marka DNA’sı ve Değerlerle Uyumlu Alanı Seçme

Bir sosyal ve çevresel proje, markanızın DNA’sının bir uzantısı gibi hissettirmelidir. Tüketiciler, markanın değerleri ve sosyal/çevresel projesi arasında doğal bir bağ hissettiğinde, projeye olan inançları artar ve bu durum projenin samimiyetini güçlendirir. Bu uyum, aynı zamanda markanızın “amaç aklama” (purpose-washing) ve “yeşil aklama” (greenwashing) tuzağına düşmesini engeller. Aksi takdirde, proje yapmacık ve ticari bir çaba olarak algılanabilir, bu da marka itibarınıza telafisi zor zararlar verebilir.

Peki, markanız için doğru alanı nasıl seçersiniz?

Markanızın Kimliğine Odaklanın: Markanızın temel misyonu, vizyonu ve değerleri neler? Ürünleriniz, hizmetleriniz veya sektörünüz hangi toplumsal ve çevresel sorunlarla doğal olarak kesişiyor? Örneğin bir kozmetik markası beden olumlama kampanyalarını destekleyebilir ya da ambalaj atıklarını azaltmaya yönelik çevresel projeler geliştirebilir. Bir tekstil markası ise su tüketimini azaltma, geri dönüştürülmüş malzeme kullanımı veya atık yönetimine odaklanabilir. Bu içgörü, projenizin temelini oluşturmalıdır.

İç Paydaşlarınızı Dinleyin: Çalışanlarınız, şirketin ruhunu en iyi anlayan kişilerdir. Onlara anketler yaparak veya odak grupları kurarak hangi sosyal ve çevresel konulara karşı duyarlı olduklarını ve ne gibi projelere dahil olmak istediklerini sorun. Çalışanların benimseyeceği bir proje, aynı zamanda iç motivasyonu ve bağlılığı da artıracaktır. Deloitte araştırması, çalışanların %90’ının işin bir amaç taşımasını çok önemli bulduğunu gösteriyor; bu, iç paydaşlarınızın sesini dinlemenin ne kadar kritik olduğunun bir kanıtı.

Sektörel Sorunları ve Çevresel Etkileri Değerlendirin: Faaliyet gösterdiğiniz sektörün yarattığı çevresel veya sosyal etkileri düşünün. World Economic Forum’un Future of Jobs 2025 raporuna göre, sürdürülebilirlik odaklı işler (“green jobs”) en hızlı büyüyen kategorilerden biri ve yeni işlerin %70’i teknoloji ve sürdürülebilirlik alanlarında. Bu, sadece bir trend değil, iş dünyasının dönüşümünün kanıtı. Bir tekstil markası su tüketimi veya atık yönetimi konularına eğilerek hem sektörün sorununa çözüm bulabilir hem de pazardaki itibarını yükseltebilir. Bir enerji şirketi yenilenebilir enerji yatırımlarına odaklanabilir, bir teknoloji şirketi ise dijital atık yönetimi veya veri merkezlerinin karbon ayak izini azaltma projelerine yönelebilir. Bu yaklaşım, sadece imajınızı parlatmakla kalmaz, aynı zamanda iş modelinizi daha sürdürülebilir hale getirir ve sizi gelecekteki işgücü ve müşteri taleplerinin önüne koyar.

Hedef Kitlenin İhtiyaçlarını Anlama

Markanızın değerleriyle uyumlu bir alan belirlemek kadar, hedef kitlenizin gerçekten neye önem verdiğini anlamak da hayati önem taşır. Yanlış bir konuyu seçmek, projenizin beklenen etkiyi yaratmasını engelleyebilir ve hatta olumsuz geri bildirimlere yol açabilir. Bu nedenle, kapsamlı bir araştırma yapmak kritik öneme sahiptir. Peki, hedef kitlenizin nabzını nasıl tutabilirsiniz?

Trend Analizi ve Sosyal Dinleme: Tüketiciler sosyal medyada ve dijital platformlarda fikirlerini açıkça belirtiyor. Bu platformları takip ederek, hangi toplumsal ve çevresel konuların gündemde olduğunu, tüketicilerin hangi sorunlar hakkında konuştuğunu ve hangi sivil toplum kuruluşlarını desteklediklerini analiz edebilirsiniz. Sosyal dinleme araçları kullanarak markanız, sektörünüz veya ilgili sosyal ve çevresel konular hakkında yapılan konuşmaları izlemek, tüketici eğilimleri ve duyguları hakkında değerli içgörüler sunar. Özellikle iklim kaygısı, döngüsel ekonomi, karbon nötrlüğü gibi kavramlar giderek daha fazla gündemde; bu konuşmaları takip etmek, projenizin doğru zeminde olmasını sağlar.

Anketler ve Odak Grupları: Kendi hedef kitlenize doğrudan ulaşarak onların hangi sosyal ve çevresel konulara karşı duyarlı olduğunu ve hangi konularda bir markadan destek beklediklerini anlamaya çalışın. Küçük bir online anket ya da belirli bir konu üzerinde derinlemesine tartışmalar yürüteceğiniz odak grupları, yüzeysel verilerin ötesine geçmenizi sağlar. Deloitte araştırması, Gen Z ve Millenniallerin çevreye karşı yüksek kaygı düzeyine sahip olduğunu gösteriyor; bu nesillere hitap ediyorsanız, çevresel konular projenizin merkezinde olmalı.

Derinlemesine Röportajlar: Hedef kitlenizin yaşam tarzı ve değerleri hakkında daha kişisel bilgiler edinmek için birebir görüşmeler yapın. Bu görüşmeler, bir konunun onlar için neden önemli olduğunu anlamanıza ve projenizin bu hassasiyetlere nasıl hitap edebileceğini keşfetmenize yardımcı olur. Örneğin, bir tüketicinin neden tek kullanımlık plastikten kaçındığını veya neden karbon ayak izi düşük ürünler tercih ettiğini anlamak, projenizin mesajını daha etkili hale getirir.

Sorun Keşfi ve Değişim Teorisi: Etki Odaklı Düşünme

Başarılı bir sosyal ve çevresel proje, bir sorunun sadece yüzeydeki belirtilerini değil, kök nedenini ele alır. Birçok proje, bir sorunun “görünen” kısmına odaklanır, ancak kalıcı etki yaratmak için o sorunun kaynağına inmek gerekir. Bunun için kullanabileceğiniz birkaç temel yöntem bulunur:

5 Neden Analizi (5 Whys):
Neden sel felaketleri artıyor?
→ Çünkü yoğun yağış sonrası toprak suyu yeterince ememiyor.
Neden toprak suyu ememiyor?
→ Çünkü bitki örtüsü azaldı ve toprak yüzeyi geçirgenliğini kaybetti.
Neden bitki örtüsü azaldı?
→ Çünkü bölgede ormansızlaşma ve tarım alanlarının aşırı genişlemesi yaşandı.
Neden ormansızlaşma ve tarım genişlemesi oldu?
→ Çünkü orman alanları kısa vadeli ekonomik kazançlar (tarım, inşaat, odun ticareti vb.) için tahrip edildi.
Neden kısa vadeli kazanç uzun vadeli çevresel risklerin önüne geçti?
→ Çünkü sürdürülebilir arazi kullanımı politikaları uygulanmadı ve ekosistem hizmetlerinin değeri yeterince bilinmiyor.

Sorun Ağacı Analizi: Bir sorunu bir ağacın gövdesi olarak düşünün. Sorunun altında yatan nedenler “kökler”, sorunun yol açtığı sonuçlar ise “dallar ve yapraklar”dır. Bu görselleştirme, neden-sonuç ilişkilerini daha net görmenizi sağlar ve projenizin nereye odaklanması gerektiğini belirlemenize yardımcı olur. Örneğin, “plastik atık kirliliği” bir sorunsa, köklerinde “tek kullanımlık ürün üretimi”, “geri dönüşüm altyapısının yetersizliği”, “tüketici farkındalığının düşüklüğü” gibi nedenler olabilir.

Bulduğunuz kök nedenler üzerine bir proje inşa etmeden önce, projenizin yaratacağı etkiyi netleştirmelisiniz. İşte bu noktada Değişim Teorisi (Theory of Change) devreye girer.

Değişim Teorisi, projenizin başlangıcından itibaren ulaşmayı hedeflediğiniz uzun vadeli hedeflerle, gerçekleştireceğiniz kısa vadeli faaliyetler arasındaki mantıksal bağlantıyı kuran bir metodolojidir. Basitçe, projenizin nasıl bir değişim yaratacağını adım adım gösteren bir yol haritasıdır.

Değişim Teorisi oluştururken şu sorulara yanıt ararsınız:

Kısa Vadeli Çıktılar: Proje sonucunda hemen ne elde edeceğiz? (Örneğin, X ton plastik atık toplandı, Y sayıda ağaç tohumu atıldı, Z kişiye sürdürülebilirlik eğitimi verildi.)

Orta Vadeli Sonuçlar: Bu çıktıların etkisiyle neler değişecek? (Örneğin, geri dönüşüm oranları arttı, karbon emisyonu azaldı, tüketici davranışları değişti.)

Uzun Vadeli Etki: Nihai hedefimiz nedir? Ne gibi bir toplumsal ve çevresel değişim yaratmayı amaçlıyoruz? (Örneğin, döngüsel ekonomiye katkı sağlamak, bölgesel iklim dayanıklılığını artırmak, sürdürülebilir tüketim kültürü oluşturmak.)

Bu metodoloji, projenizin adımlarını somutlaştırarak, her bir faaliyetin neden yapıldığını ve hangi hedefe hizmet ettiğini netleştirir. Sadece iyi niyetli bir çaba olmaktan çıkıp, ölçülebilir ve stratejik bir etki yaratmanızı sağlar. Global Risk Report’un vurguladığı gibi, iklim ve çevresel riskler artık uzun vadeli değil, acil riskler; bu nedenle projenizin kısa, orta ve uzun vadeli etkilerini net bir şekilde tanımlamak, aciliyetle hareket etmenizi sağlar.

3. Planlama ve Strateji: Fikirden Eyleme

Bir sosyal ve çevresel proje fikrini belirledikten sonra, onu somut bir eylem planına dönüştürmek gerekir. Bu aşama, projenizin başarılı ve sürdürülebilir olmasını sağlar. Doğru planlama, kaynaklarınızı en verimli şekilde kullanmanıza ve hedeflerinize ulaşmanıza yardımcı olur. Özellikle çevresel projelerde, etkinin ölçülebilir ve raporlanabilir olması, hem paydaşlarınıza hesap verebilmeniz hem de ESG raporlamalarınızda kullanabilmeniz açısından kritiktir.

SMART Hedefler Belirleme

Sosyal ve çevresel projenizin başarısını ölçebilmek ve ekibinizi doğru yönde motive edebilmek için hedeflerinizi SMART (Specific, Measurable, Achievable, Relevant, Time-bound) çerçevesinde belirlemelisiniz.

S – Spesifik (Specific): Hedefiniz net ve anlaşılır olmalı. “Daha sürdürülebilir olmak” gibi genel bir ifade yerine, hangi çevresel etkiyi azaltmak istediğinizi belirtin. Örneğin:
“2025 yılına kadar ofisimizdeki tek kullanımlık plastikleri tamamen kaldırmak”
“Üretim sürecinde su tüketimini %30 azaltmak”

M – Ölçülebilir (Measurable): Başarıyı gösterecek somut veriler belirleyin. Bu, ilerlemenizi takip etmeyi ve raporlamayı kolaylaştırır. Örneğin:
“Her ay 200 kg geri dönüştürülebilir atığın ayrıştırılmasını sağlamak”
“Bir yıl içinde enerji tüketimini 50.000 kWh azaltmak”

A – Ulaşılabilir (Achievable): Hedefiniz mevcut kaynaklar, ekip kapasitesi ve zaman çizelgesiyle uyumlu olmalı. Gerçekçi ama motive edici hedefler seçin. Örneğin:
“İlk 6 ayda şirketin üç departmanında atık ayrıştırma sistemini kurmak”
“Enerji verimliliği eğitimiyle çalışanların %70’ine ulaşmak”

R – İlgili (Relevant): Hedefiniz, markanızın veya kurumunuzun sürdürülebilirlik stratejisiyle uyumlu olmalı. Yani belirlenen hedef, iklim kriziyle mücadeleye veya kaynak verimliliğine somut katkı sunmalı. Örneğin:
“Karbon ayak izimizi azaltmak için yenilenebilir enerji tedarikine geçmek”
“Ürün ambalajlarımızı %100 geri dönüştürülebilir malzemelerden üretmek”

T – Zamana Bağlı (Time-bound): Hedefinizin süresini netleştirin. Belirli bir takvim, motivasyonu ve hesap verebilirliği artırır. Örneğin:
“2026 yılı sonuna kadar sıfır atık ofis sertifikası almak”
“Bir yıl içinde karbon emisyonlarını %20 azaltmak”

Zaman Çizelgesi ve Proje Yönetimi Araçları

Projenin takibini kolaylaştırmak için bir zaman çizelgesi oluşturmak ve uygun proje yönetimi araçlarını kullanmak hayati öneme sahiptir. Bu araçlar, görev dağılımını, sorumlulukları ve son teslim tarihlerini netleştirerek ekibinizin koordinasyonunu artırır. Özellikle çok paydaşlı ve karmaşık çevresel projelerde, net bir yönetim sistemi kaos önleyici bir unsurdur.

Gantt Şeması: Proje adımlarını, başlangıç ve bitiş tarihlerini görselleştirmek için kullanılır. Bir projenin hangi aşamasının ne zaman biteceğini ve hangi görevlerin birbiriyle bağlantılı olduğunu net bir şekilde görmenizi sağlar. Çevresel etki ölçümü, paydaş toplantıları, raporlama süreçleri gibi kritik aşamaları takip etmek için idealdir.

Kanban Panoları: Görevleri “Yapılacaklar,” “Yapılıyor” ve “Tamamlandı” gibi sütunlara ayırarak projenin ilerleyişini takip etmek için kullanılır. Ekip üyelerinin kimin hangi görevde olduğunu anında görmesi, iletişimi güçlendirir ve projenin akışını hızlandırır.

Kontrol Listesi (Checklist): Projenin her aşaması için basit kontrol listeleri oluşturarak hiçbir adımın atlanmamasını sağlayabilirsiniz. Özellikle çevresel etki ölçümü, yasal izinler, raporlama gereksinimleri gibi detaylı süreçlerde kontrol listeleri, hata payını minimuma indirir.

Bu araçlar, projenizin kaotik bir süreç olmaktan çıkıp, şeffaf ve yönetilebilir bir akışa dönüşmesine yardımcı olur. Ayrıca, ESG raporlaması ve paydaş iletişimi için gerekli dokümantasyonu düzenli tutmanızı sağlar.

4. Sosyal ve Çevresel Etkiyi Ölçmek: Değer Yaratmanın Kanıtı

Bir sosyal ve çevresel projenin başarısı, yalnızca iyi niyetle değil, somut ve ölçülebilir sonuçlarla kanıtlanabilir. Pazarlama ve marka ekipleri için bu, projenin toplumsal ve çevresel etkisini ve marka değerine olan katkısını göstermek adına hayati bir adımdır. Ölçümleme, projenin yalnızca ne kadar “iyi” olduğunu değil, aynı zamanda ne kadar etkili olduğunu da ortaya koyar.

Sosyal ve çevresel etkiyi ölçmek, finansal raporlamadan daha karmaşık bir süreç olabilir, çünkü hem nicel (sayısal) hem de nitel (kalitatif) verileri bir araya getirmeyi gerektirir. Ancak bu çaba, hem iç paydaşlarınıza (yönetim, çalışanlar) hem de dış paydaşlarınıza (müşteriler, yatırımcılar, sivil toplum) hesap verebilmenizi sağlar ve markanızın güvenilirliğini pekiştirir.

Nicel (Kantitatif) Metrikler: Sayısal Verilerle Konuşmak

Bu metrikler, projenizin doğrudan ve kolayca ölçülebilir sonuçlarını gösterir. Başlangıçta belirlediğiniz SMART hedeflere ulaşılıp ulaşılmadığını kanıtlamak için kullanılırlar. Özellikle çevresel projeler için nicel metrikler, ESG raporlaması ve yatırımcı ilişkileri açısından kritik öneme sahiptir.

Çevresel Metrikler (Özellikle Önemli):

  • Karbon Ayak İzi Azaltımı: Projeniz sonucunda ne kadar CO₂ emisyonu azaldı? Ton cinsinden ifade edilir ve sera gazı protokollerine göre ölçülür.
  • Su Tüketimi ve Tasarrufu: Kaç litre su tasarrufu sağlandı? Su stresi yaşayan bölgelerde özellikle kritik bir metriktir.
  • Atık Yönetimi: Geri dönüştürülen, yeniden kullanılan veya bertaraf edilen atık miktarı (kilogram veya ton olarak).
  • Yenilenebilir Enerji Kullanımı: Fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçişin oranı ve miktarı.
  • Biyoçeşitlilik Koruması: Koruma altına alınan doğal alan büyüklüğü, tehdit altındaki türlere sağlanan destek.
  • Döngüsel Ekonomiye Katkı: Geri dönüştürülmüş malzeme kullanımı, ürün ömrü uzatma programları, onarım hizmetleri gibi faaliyetlerin ölçülmesi.

Erişim ve Etkileşim: Projenizle ilgili sosyal medya paylaşımlarının erişimini, etkileşim oranlarını (beğeni, yorum, paylaşım), web sitesi ziyaretlerini ve basın yansımalarını takip edin. Bu veriler, projenizin ne kadar kişiye ulaştığını ve ne kadar ilgi çektiğini gösterir. Özellikle Gen Z ve Millennialler sosyal medyada aktif olduğundan, dijital erişim metrikleri bu nesillere ulaşmanın göstergesidir.

Finansal ve Operasyonel Metrikler: Toplanan fon miktarı, gönüllü katılımcı sayısı, atılan tohum sayısı, verilen sürdürülebilirlik eğitimi saatleri, kurulan güneş paneli sayısı veya dağıtılan yenilenebilir enerji kiti miktarı gibi somut rakamlar, projenin fiziksel çıktılarını belgeler. Bu sayılar, projenizin ne kadar büyük ölçekli ve başarılı olduğunu gösterir.

Davranışsal Değişim: Tüketicilerin proje sonrası davranışlarında bir değişiklik olup olmadığını ölçün. Örneğin, geri dönüştürülebilir ürün satışlarında artış, karbon nötr teslimat seçeneğinin kullanım oranındaki yükseliş, tek kullanımlık plastik tüketiminde azalma veya sosyal medya kampanyası sonrası belirli bir çevre hashtag’i kullanım oranındaki artış, projenizin davranışsal etki yarattığının bir göstergesidir. Deloitte araştırması, tüketicilerin sürdürülebilir ürünlere daha fazla para ödemeye istekli olduğunu gösteriyor; bu değişimi ölçmek, projenizin pazar etkisini de ortaya koyar.

Nitel (Kalitatif) Metrikler: Hikayeler ve Duygularla Derinleşmek

Sayılar her şeyi anlatamaz. Bir projenin gerçek etkisi, insanların hayatında yarattığı değişimde, çevresel dönüşümde ve marka algısındaki derinleşmede yatar. Bu etkiyi yakalamak için nitel metrikler kullanılır.

Algı ve İtibar Değişimi: Projeden önce ve sonra marka algısı üzerine anketler yaparak, markanızın ne kadar güvenilir, samimi, çevre dostu ve sosyal bir kurum olarak görüldüğünü ölçün. Müşteri ve çalışan geri bildirimleri, marka algınızdaki ince değişimleri ortaya koyar. Özellikle “çevre dostu”, “sürdürülebilir”, “sorumlu” gibi niteliklerin marka algısında ne kadar güçlendiğini izlemek, projenizin itibar etkisini gösterir.

Hikaye Anlatıcılığı: Projenizden etkilenen kişilerin (katılımcılar, gönüllüler, faydalanıcılar, yerel topluluklar) hikayelerini ve tanıklıklarını derleyin. Videolar, röportajlar ve yazılı paylaşımlar, projenizin insanlara ve doğaya dokunan yönünü ve yarattığı duygusal bağı gösterir. Örneğin, bir ormancılık projesinde yerel bir köylünün “artık temiz havaya ulaşabiliyoruz” diyerek yaptığı paylaşım, nicel verilerden çok daha ikna edici olabilir. Bu hikayeler, projenizin sadece bir istatistik olmadığını, gerçek yaşamları ve ekosistemleri dönüştürdüğünü kanıtlar.

Çalışan Memnuniyeti ve Bağlılığı: Projeye dahil olan çalışanların memnuniyetini ve bağlılığını ölçün. Çalışan anketleri, gönüllülük programlarına katılım oranları ve iç iletişimdeki geri bildirimler, projenin işveren markasına olan katkısını ortaya koyar. Deloitte araştırması, işini anlamlı bulan ve şirket değerleriyle uyumlu olanların %50’den fazlasının mutlu olduğunu gösteriyor. Çalışanlarınızın projeyle ilgili hissettikleri gurur ve aidiyet, iş yerinde daha yüksek performans, daha düşük işten ayrılma oranları ve daha güçlü bir şirket kültürü anlamına gelir.

Paydaş Geri Bildirimleri: Proje ortaklarınızın (STK’lar, yerel yönetimler, tedarikçiler, topluluklar) değerlendirmelerini toplayın. Onların perspektifinden projenin ne kadar etkili ve sürdürülebilir olduğunu anlamak, gelecekteki projelerinizin kalitesini artırır ve güven ortamını güçlendirir.

Raporlama ve Sonuç Paylaşımı: Şeffaflık ve Hesap Verebilirlik

Elde ettiğiniz verileri sadece kendi içinizde tutmakla kalmayın. Bir etki raporu hazırlayarak paydaşlarınızla (müşteriler, çalışanlar, yatırımcılar, kamuoyu) şeffaf bir şekilde paylaşın. Raporunuzda hem sayısal verileri hem de insan ve doğa hikayelerini bir araya getirerek projenizin bütünsel etkisini anlatın. Bu rapor, markanızın sadece konuştuğunu değil, eyleme geçtiğini ve sonuç yarattığını kanıtlar.

Raporunuzda şunlara yer verin:

  • Proje Hedefleri ve Gerçekleşenler: SMART hedeflerinize ne kadar ulaştınız? Hedeflenen ve gerçekleşen rakamları şeffaf bir şekilde paylaşın.
  • Çevresel ve Sosyal Etki Metrikleri: Karbon azaltımı, su tasarrufu, atık azaltma gibi çevresel çıktıları; toplumsal fayda, çalışan ve müşteri memnuniyeti gibi sosyal çıktıları detaylandırın.
  • Hikayeler ve Görseller: Projenin insani ve çevresel yüzünü gösteren fotoğraflar, videolar ve tanıklıklar ekleyin.
  • Zorluklar ve Öğrenilenler: Projenin sorunsuz geçmediğini kabul edin. Karşılaştığınız zorlukları ve bunlardan ne öğrendiğinizi paylaşmak, markanızın samimiyetini ve şeffaflığını güçlendirir.
  • Gelecek Planları: Projenin sürdürülebilirliği nasıl sağlanacak? Gelecek dönem hedefleriniz neler? Bu, projenizin bir defalık bir PR çabası değil, uzun vadeli bir taahhüt olduğunu gösterir.

Unutmayın, sosyal ve çevresel etkiyi ölçmek, projenizin sonu değil, bir sonraki projeniz için bir öğrenme ve gelişme fırsatıdır. Her proje, bir sonraki adımın daha bilinçli, daha etkili ve daha cesur olmasını sağlar. Global Risk Report’un vurguladığı gibi, çevresel tehditler her geçen gün daha acil hale geliyor; bu nedenle etkilerinizi ölçmek ve iyileştirmek, sadece iyi bir uygulama değil, hayati bir zorunluluktur.

5. Unutulmaması Gerekenler: Başarılı Bir Projenin Altın Kuralları

Bir sosyal ve çevresel proje hazırlarken, planlama ve uygulama aşamaları kadar, temel felsefeniz de projenin başarısını belirler. Bu bölüm, bir markanın sosyal ve çevresel etkiyi en üst düzeye çıkarması için göz ardı etmemesi gereken etik ve stratejik prensipleri ele alıyor. Bu prensipler, projenizin samimi, etkili ve uzun ömürlü olmasını sağlar.

Çalışan Gönüllülüğünün Önemi: İçeriden Başlayan Değişim

Sosyal ve çevresel projeler sadece dış paydaşlara yönelik bir iletişim aracı değildir. Aynı zamanda, şirket içinde güçlü bir kültürel bağ oluşturmanın en etkili yollarından biridir. Çalışanları projeye gönüllü olarak dahil etmek, onlara sadece bir görev değil, aynı zamanda anlamlı bir amaç sunar.

Deloitte araştırması, çalışanların %90’ının işin bir amaç taşımasını çok önemli bulduğunu ve amaçsız hissettikleri işlerden ayrılmaktan çekinmediklerini gösteriyor. Çalışan gönüllülüğü, işveren markasını güçlendirir, çünkü çalışanlar şirketlerinin sadece kâr odaklı olmadığını, aynı zamanda topluma ve çevreye fayda sağladığını görerek kuruma olan bağlılıkları artar. Bu durum, çalışanların motivasyonunu yükseltir, işten ayrılma oranlarını düşürür ve yeni yeteneklerin şirkete çekilmesini kolaylaştırır.

Ayrıca, çalışan gönüllülüğü projeleri, ekipler arası işbirliğini güçlendirir ve şirket kültürünün daha kapsayıcı, empatik ve amaç odaklı olmasını sağlar. 

Future of Jobs 2025 raporuna göre, yeşil işler ve sürdürülebilirlik alanları en hızlı büyüyen sektörler arasında. Çalışanlarınıza bu alanlarda deneyim kazanma fırsatı sunmak, onların kariyer gelişimine katkıda bulunur ve şirketinizin geleceğe hazır bir iş gücüne sahip olmasını sağlar.

Şeffaflık ve Samimiyet: İletişimin Temel Taşı

Bir sosyal ve çevresel projeyi başarıyla yürütmek, onu samimi bir şekilde pazarlamaktan geçer. Ancak burada odak nokta, bir ürünün reklamını yapmak değil, yaratılan sosyal ve çevresel etkiyi dürüstçe ve şeffaf bir dille anlatmaktır. Tüketiciler, markaların sosyal ve çevresel projelere yönelik çabalarının gerçek olup olmadığını anlamakta giderek daha yetenekli hale geliyor.

Global Risk Report 2025, yanıltıcı bilgi ve dezenformasyonun en büyük kısa vadeli risklerden biri olduğunu vurguluyor. Bu bağlamda, markanızın iletişiminde şeffaf ve dürüst olmak, sadece etik bir sorumluluk değil, aynı zamanda itibarınızı korumak için hayati bir stratejidir. Projenin bütçesi, ortakları ve elde edilen sonuçlar hakkında açık olmak, markanızın güvenilirliğini pekiştirir.

Proje boyunca yaşanan zorlukları ve öğrenilen dersleri de paylaşmak, markanın insan odaklı ve samimi bir yaklaşıma sahip olduğunu gösterir. Hiçbir proje mükemmel değildir; bazı hedeflere ulaşılamayabilir, beklenmedik sorunlarla karşılaşılabilir. Bu durumları gizlemek yerine açık bir şekilde paylaşmak, markanızın dürüstlüğünü ve öğrenmeye açık olduğunu gösterir.

Unutmayın ki, pazarlama dilinden uzak, hikaye odaklı ve gerçekçi bir anlatım, tüketiciyle kurulan duygusal bağı güçlendirir. Tüketiciler, özellikle Gen Z ve Millennialler, markaların “mükemmel” görünmesini değil, “gerçek” olmasını istiyor.

“Greenwashing” ve “Purpose-washing” Tuzağından Kaçınma: Samimiyetin Sınırları

Bu iki kavram, bir markanın imajını korumak için en önemli risklerden birini oluşturur. Tüketiciler, özellikle genç nesiller, bu tuzaklara düşen markaları hızla fark ediyor ve cezalandırıyor.

Greenwashing (Yeşil Aklama): Bir şirketin çevreci olmadığı halde kendisini çevreci gibi göstermesidir. Örneğin, sürdürülebilir olmayan bir üretim sürecine sahip bir markanın, küçük bir çevreci projesini pazarlaması buna örnektir.

Global Risk Report, iklim değişikliğinin artık uzak bir gelecek riski değil, bugünün acil sorunu olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda, markaların çevresel iddialarını destekleyecek somut eylemleri ve verileri olmalıdır. Aksi halde, tüketiciler tarafından hızla ifşa edilir ve marka itibarı telafisi zor hasarlar alır.

Purpose-washing (Amaç Aklama): Bir markanın toplumsal veya çevresel bir amaca sahip olduğunu iddia etmesi ancak bu amaca yönelik çabalarının yetersiz, yüzeysel veya samimiyetsiz olmasıdır. Örneğin, sadece 8 Mart Dünya Kadınlar Günü için kadın haklarına duyarlı bir kampanya yürüten ancak şirket içi politikalarında cinsiyet eşitliğini sağlamayan bir marka, bu tuzağa düşmüş demektir. Ya da iklim değişikliğine karşı bir kampanya yürüten ancak kendi operasyonlarında karbon emisyonunu azaltmak için hiçbir adım atmayan bir şirket, purpose-washing yapmaktadır.

Bu tuzaklara düşmemek için, projenizin markanızın temel değerleriyle ve iş yapış biçiminizle tutarlı olduğundan emin olun. Sosyal ve çevresel projeleriniz, pazarlama stratejinizin bir parçası değil, iş stratejinizin bir uzantısı olmalıdır. Aksi halde, tüketiciler tarafından hızla fark edilebilir ve marka itibarınızda telafisi zor hasarlara yol açabilir.

Deloitte araştırması, Gen Z ve Millenniallerin iş başvurusu yaparken şirketin çevresel etkisini araştırdığını gösteriyor. Bu, onların sadece tüketici değil, aynı zamanda potansiyel çalışan olarak da markanızın gerçekliğini sorguladığı anlamına geliyor. Greenwashing veya purpose-washing yaptığınızda, hem müşterilerinizi hem de yetenekli çalışan adaylarınızı kaybedersiniz.

Sürdürülebilirlik ve Uzun Vadeli Etki: Anlık Hevesten Kalıcı Değişime

Bir defalık bağışlar veya tek seferlik kampanyalar yerine, uzun vadede devam edebilecek ve kalıcı bir etki yaratacak projeler daha değerlidir. Sürdürülebilir bir proje, sadece bir sorunu çözmekle kalmaz, aynı zamanda gelecekte benzer sorunların ortaya çıkmasını da engeller veya azaltır.

Projenizi, yıllar içinde büyüyebilecek, gelişebilecek ve toplumsal ve çevresel dönüşümü tetikleyebilecek bir platform olarak tasarlayın. Bu yaklaşım, markanızın sosyal ve çevresel etki alanındaki liderliğini pekiştirir ve gerçekten anlamlı bir fark yaratmanızı sağlar.

Future of Jobs 2025 raporu, sürdürülebilirlik odaklı işlerin en hızlı büyüyen kategorilerden biri olduğunu ve yeni işlerin %70’inin teknoloji ve sürdürülebilirlik alanlarında olacağını gösteriyor. Bu, sadece bir trend değil, ekonominin ve iş dünyasının yeniden yapılanmasının bir kanıtı. Markanız, uzun vadeli ve sürdürülebilir projelerle bu dönüşümün öncüsü olabilir ve gelecekte iş gücü piyasasında rekabet avantajı kazanabilir.

Uzun vadeli projeler, aynı zamanda paydaşlarınızla daha derin ve anlamlı ilişkiler kurmanızı sağlar. Bir yıllık bir kampanya yerine, beş yıllık bir sürdürülebilirlik programı, tüketicilerin ve çalışanların markanıza olan güvenini ve bağlılığını kat be kat artırır.

Aciliyet ve Cesaret: Artık Beklemenin Zamanı Geçti

Global Risk Report 2025, aşırı hava olayları, biyoçeşitlilik kaybı, ekosistem çöküşü ve doğal kaynak kıtlığının artık “gelecek risk” değil, “şu anki risk” olduğunu net bir şekilde ortaya koyuyor. İklim değişikliğine bağlı felaketler bugün gerçekleşiyor ve her geçen gün daha şiddetleniyor.

Bu bağlamda, markanızın sosyal ve çevresel projeleri artık “güzel olur” kategorisinden “olmazsa olmaz” kategorisine geçti. Gen Z ve Millennialler, 2030’da küresel iş gücünün %74’ünü oluşturacak. Eğer markanız bu nesillerin değerlerine hitap etmiyorsa, gelecekte ne müşteriniz kalacak ne de çalışanınız.

Deloitte araştırması, bu nesillerin %65’inin son bir ay içinde çevre için kaygı hissettiğini gösteriyor. Bu sadece bir hissiyat değil, satın alma kararlarını, kariyer tercihlerini ve marka sadakatini doğrudan etkileyen bir gerçeklik. Bu nesiller, markaların ne söylediğine değil, ne yaptığına bakıyor. Eğer markanız çevresel ve sosyal etkisini ciddiye almıyorsa, onların radarından çıkmaya hazır olun.

Artık harekete geçme zamanı. Sosyal ve çevresel projeler, markanızın geleceğini güvence altına almanın, itibarınızı güçlendirmenin, en yetenekli çalışanları çekmenin ve tüketicilerle kalıcı bağlar kurmanın en etkili yolu. Beklemeyin, cesur olun ve eyleme geçin.

Kapanış: İlk Adımı Atma Zamanı

Tebrikler, rehberin sonuna geldiniz! Artık markanız için sosyal ve çevresel projeler geliştirme konusunda sağlam bir temele sahipsiniz. Ancak unutmayın, en büyük etki, ilk adımı atmakla başlar.

Dünya değişiyor ve hızla değişiyor. İklim krizi, toplumsal kutuplaşma, eşitsizlik ve çevresel yıkım artık teorik riskler değil, günlük gerçekliklerimiz. Global Risk Report’un vurguladığı gibi, bu riskler her geçen gün daha acil hale geliyor. Markanız, bu değişimin bir parçası olmayı mı yoksa dışında kalmayı mı seçecek?

Gen Z ve Millennialler, 2030’da küresel işgücünün %74’ünü oluşturacak ve onlar için iş sadece para kazanmak değil, anlam aramak, değerlerle uyum sağlamak ve dünyayı daha iyi bir yer bırakmak. Eğer markanız bu nesillerin beklentilerine cevap vermiyorsa, gelecekte ne müşteri bulacaksınız ne de yetenekli çalışan.

Future of Jobs raporu, sürdürülebilirlik ve yeşil işlerin en hızlı büyüyen alanlar olduğunu gösteriyor. Bu, sadece iş dünyasının geleceği değil, aynı zamanda markanızın itibarını güçlendirme, rekabet avantajı kazanma ve uzun vadeli başarıyı garantileme fırsatı.

Bu rehberden öğrendiklerinizle markanız için bir sonraki adımı atmaya ne dersiniz?

Pazarlama ve marka stratejilerinizi sosyal ve çevresel etkiyle birleştirmek, projenizi hayata geçirmek veya daha fazla bilgi almak için bizimle iletişime geçin. Ekibimiz, markanızın hikayesini güçlendirmek, geleceğe hazır bir strateji oluşturmak ve gerçekten fark yaratan projeler geliştirmek için size destek olmaya hazır.

Unutmayın: Dünya beklemiyor. Tüketiciler beklemiyor. Çalışanlar beklemiyor. Siz de beklemeyin.

Harekete geçin. Cesur olun. Fark yaratın.

— Zeynep Buket Akdeniz Deveci

B Corporation (B Corp) Nedir? Nasıl Olunur? Türkiye ve Dünya’dan Örnekler

Okuma süresi: 4 dakika

İş dünyası hızla dönüşüyor. Artık şirketlerden yalnızca kâr elde etmeleri değil; aynı zamanda topluma, çevreye ve çalışanlarına da değer katmaları bekleniyor. Bu dönüşümün önemli bir göstergesi olan B Corporation (B Corp) hareketi, sürdürülebilirlik odaklı iş modellerinin küresel öncülerinden biri haline geldi.

B Corp, yalnızca hissedar odaklı değil, paydaş odaklı yönetim anlayışını benimseyen şirketlerin elde edebileceği bir sertifikadır. Şirketlerin sadece finansal başarıları değil, sosyal ve çevresel etkileri de bağımsız bir şekilde ölçülür ve değerlendirilir.

Eğer siz de iş modelinizi sürdürülebilirlik ilkeleri doğrultusunda dönüştürmek istiyorsanız, bu rehberde aradığınız her şeyi bulacaksınız.

  • B Corp nedir, nasıl olunur?
  • Sertifikasyon süreci nasıl işler?
  • B Corp şirket örnekleri
  • Avantajları nelerdir?

Daha önce “Kurumsal Sürdürülebilirlik Nedir?” başlıklı yazımızda sürdürülebilirlik yaklaşımının temellerine değinmiştik. Bu yazıda ise, bu yaklaşımın şirket düzeyindeki en güçlü uygulamalarından biri olan B Corp hareketini detaylıca ele alıyoruz.

B Corporation (B Corp) Kavramı ve Önemi

B Corporation, ya da bilinen adıyla B Corp, yalnızca finansal başarıya odaklanmayan; toplumsal fayda ve çevresel sorumluluğu da iş modelinin merkezine alan şirketlere verilen uluslararası bir sertifikadır. Bu yaklaşım, geleneksel şirket modellerinin ötesine geçerek iş dünyasını daha adil, kapsayıcı ve sürdürülebilir kılmayı hedefler.

2006 yılında ABD merkezli kar amacı gütmeyen kuruluş B Lab tarafından başlatılan bu hareket, şirketlerin başarı ölçütlerini yeniden tanımlamıştır:

  • Finansal kârlılık
  • Toplumsal etki
  • Çevresel sürdürülebilirlik
  • Şeffaflık ve hesap verebilirlik

B Corp sertifikalı işletmeler; hissedarlar yerine paydaşlar odağında çalışır. Bu şirketler çalışanlarına adil ücret sağlar, toplumun refahına katkıda bulunur, çevre üzerindeki etkilerini minimize eder ve tüm bu süreçleri şeffaf bir şekilde raporlar.

Bu çok paydaşlı yönetim modeli, yalnızca büyük şirketlere değil, her ölçekteki işletmeye uygulanabilir.

B Corp Sertifikasyon Süreci Nasıl İşler?

B Corp sertifikası, şirketlerin yalnızca kâr amacı gütmediğini; aynı zamanda çevresel, sosyal ve yönetişim alanlarında da sorumluluk taşıdığını kanıtlayan güçlü bir araçtır. Bu sertifikayı almak için işletmelerin bağımsız bir değerlendirme sürecinden geçmesi gerekir.

Sertifikasyonun Temel Aşamaları

1. B Impact Assessment Formunu Doldurmak

Şirketler sürece, B Lab tarafından geliştirilen ve ücretsiz olarak sunulan B Impact Assessment formunu doldurarak başlar. Bu form, çevre, toplum, çalışanlar, müşteriler ve yönetişim başlıklarında sorular içerir.

2. Minimum 80 Puan Almak

Değerlendirme, toplam 200 puan üzerinden yapılır. Sertifikasyon için minimum 80 puan alma şartı vardır. Bu puan, sürdürülebilir uygulamaların derinliğine göre belirlenir.

3. Belgelerin Hazırlanması ve İnceleme

Şirketin verdiği bilgiler, belgelerle desteklenir ve B Lab uzmanları tarafından denetlenir. Bu aşama, şirketin şeffaflığı ve hesap verebilirliği açısından kritik önemdedir.

4. Onay ve Topluluğa Katılım

Tüm süreci başarıyla tamamlayan şirketler, B Corp topluluğunun bir parçası olur. Sertifika her 3 yılda bir yenilenir ve şirketlerin sürekli gelişimini teşvik eder.

Dünyadan ve Türkiye’den B Corp Örnekleri

B Corp hareketi, iş dünyasında sosyal ve çevresel etkiyi önceliklendiren şirketlerin sayısını hızla artırıyor. Bugün dünya genelinde 7000’den fazla şirket, bu sertifikayı alarak topluma ve gezegene karşı sorumluluklarını somut biçimde belgeliyor.

Dünya Genelinden İlham Veren B Corp Şirketleri

1. Patagonia

Üretim süreçlerinde çevresel etkiyi en aza indiren, ikinci el ürün döngüsünü destekleyen outdoor giyim markası.

2. Ben & Jerry’s

Sosyal adalet, iklim hareketi ve insan hakları alanlarında aktif kampanyalarıyla dikkat çeken dondurma markası.

3. The Body Shop

Hayvan deneylerine karşıtlığı ve etik tedarik zinciriyle B Corp değerlerini uzun süredir benimseyen bir kozmetik markası.

Bu markalar, B Corp sertifikasını yalnızca bir unvan olarak değil, kurum kültürlerinin merkezine yerleştiriyor.

Türkiye’den B Corp Sertifikalı Şirketler

Türkiye’de B Corp hareketi henüz gelişmekte olsa da, bazı öncü şirketler bu dönüşümün taşıyıcıları konumunda. İşte Türkiye’den üç örnek:

1. ecording

ecording, iklim krizine karşı yenilikçi teknolojiler geliştiren bir girişimdir. Geliştirdiğimiz ecoDrone teknolojisi ile bozulmuş ekosistemleri onarıyor, ulaşılması güç alanlarda ekosistem restorasyonu ve yeniden ormanlaştırma çalışmalarına öncülük ediyoruz.

Detaylı bilgi için: ecoDrone

2. Fazla (eski adıyla Fazla Gıda)

Gıda atığını azaltmayı ve döngüsel ekonomiyi teşvik etmeyi amaçlayan Fazla, restoran, otel ve süpermarketlerde oluşan fazla gıdayı sistematik olarak yönlendiriyor.

Gıda israfını önlemekle kalmayıp; lojistik, sosyal sorumluluk ve teknolojiyi birleştiren modelleriyle B Corp’un çevresel ve toplumsal ayaklarını güçlendiriyor.

3. SuCo

SuCo, tek kullanımlık şişelere alternatif olarak yeniden kullanılabilir, katlanabilir su şişeleri üreten bir sürdürülebilir tasarım markasıdır.

Üretiminde geri dönüştürülmüş materyaller kullanan SuCo, kullanıcıları hem bireysel hem kolektif etki yaratmaya teşvik ediyor. B Corp sertifikasıyla, tasarım odaklı bir değişim hareketini destekliyor.

4. Reflect Studio

Reflect Studio, etik üretim ilkeleriyle yola çıkan ve sürdürülebilir modayı benimseyen bir giyim markasıdır.

Zamana dayanıklı tasarımları, karbon ayak izi azaltımı odaklı üretim süreçleri ve transparan değer zinciri sayesinde sosyal ve çevresel sorumluluğu odağına alır.

5. Wastespresso

Wastespresso, kahve atıklarını döngüsel ekonomi prensipleriyle yeniden işleyerek yeni ürünlere dönüştüren bir girişimdir.

Organik atıklardan değer yaratan bu model, atık azaltımı ve karbon emisyonunun düşürülmesine katkı sunar. B Corp kimliğiyle atık yönetiminde inovatif çözümler geliştirir.

Bunlara ek olarak, Türkiye’den Blurple Studio, DCEY, TEKSTAR, Ertunç Özcan, Akçakaya, beije, MAP360, Forvis Mazars, Orimpex Textiles, Semtrio, ATÖLYE ve S360 gibi şirketler de B Corp topluluğunun bir parçası olarak iş dünyasında dönüşümün öncüleri arasında yer alıyor.

Sonuç: B Corp ile Geleceği Şekillendirmek

Geleneksel iş modelleri değişiyor. Şirketlerden artık yalnızca kâr etmeleri değil; daha adil, daha yeşil ve daha kapsayıcı bir dünya için sorumluluk almaları bekleniyor.

B Corp sertifikası, bu dönüşümde şirketlere yön gösteren güçlü bir araç. Hem çevreye duyarlı, hem toplumsal fayda odaklı, hem de finansal olarak sürdürülebilir bir yapı kurmak isteyen işletmeler için ideal bir yol haritası sunuyor.

👉 İlk adımı atmak için:

Ağaç Dikmeyi İş Modeline Entegre Eden Dünyaca Ünlü İş Birlikleri

Sıfır Atık Ofis İçin 7 Öneri

“Mission2030 pursued by ecording” lansmanında 2030 hedeflerimizi açıkladık

ecording’i ecoDrone’larla tohum topu atışları gerçekleştiren; bir tarafta tüm dünyada ormanlar yanarken, diğer tarafta orman varlığını artırmak için çalışan bir sosyal girişim olarak biliyordunuz. 7 Eylül 2022’de gerçekleştirdiğimiz ve Mission2030 pursued by ecording” adını verdiğimiz lansmanda kurumsal kimliğimizi yenilediğimizi duyurduk.

2030 hedeflerimizi gözden geçirdik, iklim krizine karşı geliştirdiğimiz çözümlere bir yenisini daha ekledik. “Mission2030 pursued by ecording” adını verdiğimiz lansmanda amacımızı, çıktığımız yolu, hedeflerimizi, ecoDrone’larımızın gelişmiş özelliklerini ve yeni teknolojik çözüm ürünümüz ecoNow’i anlattık.

ecoNow; Dünya yararına verilen görevleri doğruladığınızda, küresel iklim krizine karşı harekete geçerken, edindiğiniz ecoPuan’lar ile de kendinizin ve Dünya’nın ihtiyaçlarını karşıladığınız mobil uygulama. ecoNow’te amaç, kelebek etkisiyle insanların günlük hayatlarında uygulayabilecekleri çevreye duyarlı faaliyetlerin alışkanlık haline dönüşmesini sağlarken, kişisel ihtiyaçlarını karşılayabilmek ve iklim kriziyle hep beraber mücadele etmek. ecoNow ile sosyal etkinizi ölçüp paylaşabilir, arkadaşlarınıza meydan okuyabilirsiniz. Ayrıca doğrulanan tüm görevlerinizin sosyal ve çevresel etkisini uygulama içerisindeki “Etkim” sekmesinden takip edebilirsiniz.


Pek çok marka, ajans, girişim, kurum ve kuruluştan isimlerin katıldığı “Mission2030 pursued by ecording” lansmanında, davetlilere “#GezegenİçinDönüş” mottosuyla bir deneyim alanı sunduk. İklim krizine dikkat çekmek için hazırlanan deneyim alanında geri dönüşüm, ormansızlaşma, fosil yakıt kullanımı ve hava kirliliği gibi iklim değişikliğinin neden olduğu 50’yi aşkın probleme dikkat çektik.

Kelebek etkisinin gücüyle atacağımız küçük bireysel adımlarla büyük dönüşümü sağlayabileceğimizi belirterek, “En küçük bir umudu dahi büyük bir inançla yeşertmek isteyecek herkesi ortak geleceğimizi iyileştirmeye davet ediyoruz.” dedik. Gecenin sonunda ise Pandami Music sahne alarak, davetlilere keyifli bir akşam yaşattı.

Biz umudumuzu kaybetmemeyi, en küçük umudu dahi büyük bir inançla yeşertmeyi doğadan öğrendik. 7 Eylül akşamı umudumuzu, heyecanımız ile mutluluğumuzu dostlarımız, partnerlerimiz ve destekçilerimizle paylaştık. Gezegen için hep beraber harekete geçmek, ortak geleceğimizi iyileştirmek amacıyla anlamlı paydaşlıklar kurmak üzerine sohbetler ettik. Problemin değil çözümün parçası olmak için her birimiz “BEN DE VARIM!” dedik.

1 yılda 20 milyar içecek ambalajını nasıl geri dönüştürebiliriz?

Tükettiğimiz ürünlerin içeriği kadar ambalajı da önemli. Türkiye’de plastik ambalaj üretimi toplam ambalaj üretiminin %40’ını oluşturuyor. 2018 yılında yalnızca Türkiye’de 3,66 milyon ton plastik ambalaj üretilmiş. Doğaya zarar vermemek adına sürdürülebilir adımlar atarak daha yaşanabilir bir dünyayı inşa edebiliriz. (Kaynak 1)

Beklediğimiz depozito iade sistemi (DİS) uygulaması ise bu hafta başlıyor. Verilen bu kararla çevrenin yıllarca taşıdığı yükü azaltmaya ve doğanın biraz da olsa nefes almasına sebep olacak. Ücretli poşet uygulaması ardından kâğıt, plastik ve metal ambalajlardan depozito sistemiyle üretilen ambalajların geri alınması uzun zamandır beklediğimiz bir uygulama.

Depozito iade sisteminin dünyamız üzerindeki 8 kritik etkisi

1. Okyanuslardaki pet şişe oranının %40’a kadar azaltması bekleniyor. (Kaynak 2)

2. Tek kullanımlık plastikler için depozito iade sisteminde 2023’a kadar geri kazanım oranını %30’a çıkararak %50 daha az CO2 meydana geliyor. (Kaynak 3)

3. 263.000 ton sera gazı emisyonunun azaltılması, çöpleri %85 oranında azalması ve her yıl 33.000 ton atık malzemenin ekosisteme girmesini önleyecektir. (Kaynak 4)

4. Eunomia’nin araştırmasına göre; iklim değişikliğini artıran sera gazı emisyonlarının azaltılmasında 62,3 milyon TL ve hava kirliliğinin önlenmesi ile de yaklaşık 57,7 milyon TL tasarruf sağlanacak. (Kaynak 5)

5. Cam ve pet şişe üreticileri tarafından yeni şişe üretilmesi için birincil hammaddeye gerek kalmadan, sürdürülebilir üretim desteklenerek üretilmiş ürünün DİS ile tekrar kullanımı teşvik edilecek. Böylece cam şişe sonsuz kez, pet şişe ise en az 12 kez geri dönüştürülüp kullanılabiliyor olacak. (Kaynak 6)

6. Ülkemizde cam, metal ve pet olmak üzere yıllık ortalama 20 milyar içecek ambalajı ortaya çıkıyor. 2041 yılına kadar bu sayının 52 milyar içecek ambalajına ulaşması öngörülüyor. (Kaynak 7)

7. Plastik üretimi, dünya çapındaki sera gazı emisyonunun %3,8’ini oluşturuyor. Her 1 kg plastik 6 kg CO2 demek, bu da karton kutunun saldığı miktarın 12 misli. (Kaynak 8)

8. Greenpeace’in araştırmasına göre; karton %80’in üzerinde doğada çözünebilir ama ne yazık ki yılda 4 milyar ağacı yok edip karton yapımında kullanarak döngüyü başa sarıyoruz. (Kaynak 9)

Tek kullanımlık ambalajları depozito iade sistemi sayesinde sera gazi salımının azalmasını ve ekosistemde daha az atık olmasını sağlıyor. Yeni alınmış bu kararla daha yaşanılabilir bir dünya için toplum olarak attığımız bu önemli adımı ve olası etkilerini sizlerle paylaşmak istedik. 

Esra Gökşin

Gıda israfını önlemenin 7 yolu

Günümüzde dünya üzerinde 811 milyon insan açlıkla mücadele ediyor, diğer yandan her yıl 1.3 trilyon ton gıda israf ediliyor ve atılıyor. Her yıl israf edilen bu gıda, açlık çeken insanların ihtiyacını 4 kat fazlasıyla karşılayabilir. Özellikle gelişmemiş ülkelerde var olan gıda güvensizliği, iklim krizinin getirdiği etkilerle şiddetlenmeye devam ediyor ve dünya’nın her kesimini tehdit ediyor. Gıda israfı aynı zamanda karbondioksit salınımına da sebep olarak iklim krizini tetikliyor. Dünya’da bu kadar aç insan varken trilyonlarca ton gıda israf edilmesi çok büyük bir adaletsizlik. Bu israfın tükettiği kaynaklar ve gezegenimize verdiği zarar da göz ardı edilemez. (kaynak 1) (kaynak 2)

Bu önemli konuda atmamız gereken en önemli adım: gıda israfını önlemek. Peki nasıl?

1. İhtiyacınız kadar alın

Gıda alışverişine çıktığınızda gerekenden fazlasını satın almaktan kaçının. İhtiyaçlarınızı belirleyin ve alışverişinizi önceden planlayın. Dolabınız hâla doluysa önceliği onları tüketmeye verin, daha sonra yeni ürünler alın. Tok karnına alışverişe gitmek de aşırıya kaçmamak için yardımcı olacaktır.

2. Çirkin gıdaları dışlamayın

Farklı renkte, farklı biçimde ve göze güzel gelmeyen sebze meyveleri satın alın. Sırf görüntüleri yüzünden tercih edilmeyip israf ediliyorlar, oysa görüntüleri farklı olmasına rağmen tatları aynı.

3. İlk olarak önceden aldığınız gıdaları tüketin, son tüketim tarihlerine dikkat edin

Daha önceden aldığınız gıdalara öncelik verin, böylece onlar bozulmadan tüketilmiş ve çöpe atılmamış olacaklar. Daha sonra yeni aldığınız ürünleri tüketebilirsiniz. Son kullanma tarihlerini geçirmemek için de özen gösterin.

4. Gıda atıklarını nasıl değerlendirebileceğinize bakın

Çeşitli sebze saplarını, kabuklarını, köklerini biriktirip daha sonra bunları kaynatarak değerlendirin. Böylece çorbalarda ve yemeklerde kullanabileceğiniz bir sebze suyu elde etmiş olursunuz. Organik gıda atıklarını biriktirerek bunları kompost yapın. Böylece atıkları toprağın verimini artırarak doğaya geri kazandırmış olursunuz. Çeşitli kompost yöntemlerini araştırıp kendinize en uygununu seçin. Şehir yaşamına en uygun tiplerden biri olan Bokashi Kompostu için gereken kova ve malzemeleri edinip başlayabilirsiniz. Kompostunuzu varsa kendi bahçenizde, yoksa belediyenizle iletişime geçip belirlediğiniz şekilde değerlendirin.

5. Doğru saklama yöntemlerini kullanın

Kimi gıdalar buzdolabında, kimisi dışarıda saklanmalı. Aldığınız gıdaları saklamak için en doğru yöntemleri araştırın ve bunları uygulayın.

6. İhtiyacı olanlarla paylaşın

Artan gıdalarınız varsa bunları atmak yerine sokak hayvanlarını besleyin, ihtiyaç sahiplerine verin ve çeşitli kurumlara bağışlamayı deneyin.

7. Aşırı fazla yemek yapmaktan kaçının

Yemeği kaç kişinin yiyeceğini göz önünde bulundurarak yapacağınız miktarı planlayın, fazla yemek yapıp israf olmasından kaçının.

Alara Civelek

Toplu taşıma ile 3K’yı önle!

Her 22 eylül dünya arabasız ulaşım günü! Çoğumuz şehirlerde yaşadığımız için işe özel aracımızla gidiyor ve arabasız bir yaşamın mümkün olmadığını düşünüyoruz. Fakat aslında doğru şehir planlaması ve devlet politikalarıyla arabasız şehirlerde yaşamak mümkün.

Bu soruya verebileceğimiz birçok yanıt var. Araba günlük hayatımızda bazen bize çok kolaylık sağlasa da, aslında bir sürü soruna da yol açıyor. İklim krizine yol açan karbon salımları, hava kirliliği gibi birçok sağlık sorununa neden oluyor.

Karbon Salımı

Şu an kullanılan arabalarının büyük çoğunluğunun fosil yakıtla çalışması iklim krizinin sebeplerinden biri. Küresel karbon salımlarının %21’i ulaşımdan (hava, deniz kara yolu) kaynaklanıyor.

Kara yolu ulaşımı tek başına küresel karbon emisyonlarının %15’inden sorumlu. İklim konusunda genelde uçak kullanımına arabadan çok daha fazla yer verilse de, hava ulaşımı küresel karbon emisyonlarının yalnızca %2.5’ini oluşturuyor. Bu tabi ki uçakların az karbon salımına sebep olduğu anlamına gelmiyor,  fakat arabaların karbon salımının yeterince gündeme getirilmediğini gösteriyor.

Hava Kirliliği

Fosil yakıtlı araba kullanımı özellikle kentlerde çok ciddi bir hava kirliliğini de beraberinde getiriyor. Hava kirliliği arttıkça, kanser, solunum yolu rahatsızlıkları ve kronik hastalık riski artıyor.

Gürültü Kirliliği

Şehirlerde maruz kaldığımız gürültü kirliliği pek dile getirilmese de, aslında hava kirliliği gibi tehlikeli bir sorun. Dünya Sağlık Örgütü’nün raporuna göre ses kirliliği, atmosfer kirliliğinden sonra en fazla sağlık sorununa yol açan nedenlerin başında geliyor. Gürültü kirliliği, şehirde yaşayan insanların çoğunlukla ruh sağlığı ve yaşam kalitesi açısından problemler doğuruyor.

Alternatifler

Günlük hayatta ulaşım alışkanlıklarımızı düzenleyerek hava kirliliğini azaltmak mümkün. Örneğin araba yerine toplu taşımayı tercih edip mümkün olduğunca da yürüme ve bisiklet yollarını tercih edersek hem gezegenimiz hem de kendi sağlığımız adına güzel bir adım atmış oluruz.

Toplu taşımayla yaptığımız 6 kilometrelik bir yolculuk 200 ile 400 gram arasında bir karbondioksit salımına yol açarken, özel araçla 1,4 kg CO2 salımına denk geliyor.

Ayrıca bireysel tercihlerin yanı sıra devlet kademesinde de sürdürülebilir ulaşımı teşvik için bazı adımlar atılması gerekiyor. Örneğin özellikle şehirlerin işlek yerlerinde haftada bir arabasız günler düzenlenebilir ya da bisiklet yolları arttırılabilir.

Dünyadan Uygulamalar

22 eylül arabasız ulaşım günü için birçok ülke işlek şehirlerindeki trafiği bir günlüğüne kapatıyor. Fakat bu uygulamalar sadece bir günle sınırlı değil. Bazı ülkelerde her ay yolların araç trafiğine kapatıldığı günler de mevcut.

Örneğin Paris’te her ayın ilk pazar günü şehir merkezinde hava ve ses kirliliğini azaltmak adına yollar araç trafiğine kapatılıyor. Ülkemizde de bu tarz uygulamalar görmek sizce de çok güzel olmaz mıydı?

Duru Barbak

IPCC raporundan 5 önemli sonuç

Birleşmiş Milletler tarafından iklimin etkilerini araştırmak üzere kurulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC, içinde öne çıkan bilim insanlarını bulunduran ve kapsamlı araştırma raporlarıyla iklim konusunda en güvenilir bilimsel kaynaklardan biri. Yaklaşık 8 yılda bir yayınladığı raporlardan biri geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Bilimin iklim konusunda bize söylediği önemli noktalar var.

İklim krizi kesinlikle insan kaynaklı.

Raporun ana noktalarından biri iklim krizinin sebebinin net bir şekilde insanlar olması. Öncesine kadar bu düşünce net bir bilgi olarak kabul edilmiyordu, bilim insanlarının %97’si bu konuda hemfikirdi. Artık bilimsel gerçek olarak kabul ediliyor. İklim krizi biz insanların fosil yakıtları yakmamız sonucu atmosfere saldığımız sera gazlarının gezegenimizi ısıtmasıyla ortaya çıktı. Fosil yakıt tüketimimiz özellikle sanayileşme ve tüketim talebinin artması sonucu yükseldi. Yani karşılaştığımız afetler “doğal” değil, bizden kaynaklı.

İklim krizi dünyanın her yerini farklı şekillerde de olsa etkiliyor.

İklim krizinin etkilerinin farkında olmamak mümkün değil. Dünyanın her yerinde gerçekleşen çeşitli felaketleri görmek mümkün. Kimi yerde yangınlar hektarlarca ormanı yok ediyor, kimi yerde seller yüzlerce insanın canını alıyor. İklim krizinin yıkıcı etkileri olan aşırı hava olayları, yangınlar, seller, kuraklık, fırtınalar, hortumlar artık dünyanın her yerinde ve çok sık yaşanmaya başladı. Bu olaylar dünyadaki her bölgeyi aynı şekilde etkilemese de kimse güvende değil.

2040’a kadar 1.5 °C sınırını aşmış olacağız.

Eğer bu şekilde yaşamaya devam edersek önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde Paris iklim Anlaşması’nda belirlenen 1.5 derece küresel sıcaklık artış sınırını geçmemiz kaçınılmaz. Rapora göre salımları azaltmazsak küresel sıcaklık artışı 2-3,5 dereceye kadar çıkabilir. 1.5 derece hedefi ancak dönüşümsel bir değişimle, net sıfır yolunda sıkı adımlarla mümkün olacak.

Atmosferdeki CO2 son 2 milyon yıldaki en yüksek seviyede.

Kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil yakıtları yakmamız sonucu atmosfere saldığımız CO2 oranı milyonlarca yıldır karşılaşılmamış bir seviyeye yükseldi. Ulaşım, beslenme, tüketim alışkanlıklarımız ve orman yangınları gibi durumlar atmosfere saldığımız sera gazları konusunda etkili. Gezegenimizin ısınmasını için bunları kullanmaktan kaçınmalı, devlet liderleri ve büyük şirketlerden gereken değişimi talep etmeliyiz.

İklim değişikliği daha önce görülmemiş hava olaylarının sıklığını artıracak.

İklimdeki dengesizlik aşırı yağışlar, kuraklıklar, yangınlar, hortumlarla kendini gösteriyor ve göstermeye devam edecek. Gezegen ısındıkça her türlü ekstrem hava olayı daha şiddetlenecek: aşırı yağışlar artarken kuraklıklar da artacak.

Rapor çok iç açıcı gelmemiş olsa da aslında bizi harekete geçirmek için motive eden bir etken olmalı. Henüz hiçbir şey için geç değil. Bilim insanlarının bizlere yapılması gerektiğini söylediği adımlar belli, bizler gereken baskıyı kurarak ve değişimi talep ederek bunların uygulanmasını sağlamalıyız.

Alara Civelek

Tatilde plastik tüketimini azaltmanın 7 yolu

Plastik kirliliği çığrından çıkmış durumda. Artık anne karnındaki bebeğin plasentasından dünyanın en derin çukuruna kadar neredeyse her yerde plastiğe rastlıyoruz. Atlantik Okyanusunda plastikten bir ada var ve araştırmalara göre haftada bir kredi kartı kadar plastik tüketiyoruz. Giydiğimiz kıyafetler ve kullandığımız ürünlerden çevreye dağılan plastik, besin zincirimize hatta soluduğumuz havaya bile karışmış durumda.

Plastik kirliliğinde belki de en ilginç olan noktalardan biriyse, plastik atıkların neredeyse yarısının genellikle 10-15 dakika kullanıp attığımız ambalajlardan oluşması. O yüzden özellikle bu tek kullanımlık plastikleri mümkün olduğunca hayatımızdan çıkarmamız önem taşıyor. Aslında basit birkaç yolla plastik tüketimimizi tatilde en aza indirebiliriz.

İçinde su matarası, bez poşet ve saklama kabı olan bir çantayla gezmek

Dünya çapında her yıl, 500 milyar plastik poşet kullanılıyor ve ürünün ortalama kullanım süresi yalnızca 15 dakika. Ayrıca küresel çapta her yıl, 481.6 milyar pet şişe kullanılıyor. Dakika başı dünyada satın alınan pet şişe sayısı ise 1 milyon. Gezerken yanımızda içinde bunların olduğu bir çanta taşırsak dışarıdaki plastik atıkların çoğunun önüne geçebiliriz.  

Dondurmayı kapta değil külahta yemek

Dondurmayı kap yerine külahta yiyerek 10 dakika kullanılıp yüzyıllarca doğada kalacak bir atık çıkarmamış oluruz. Ayrıca plastik ambalajlı dondurmalar yerine dondurmacılardan alırsak daha sağlıklı bir seçim yapmış oluruz.

Tek kullanımlık otel şampuanları yerine kendi sabununuzu getirmek

Otel odalarına konulan küçük plastik şampuan şişeleri yerine kendi sabunumuzu getirerek bu plastik atığın da önüne geçebiliriz. Kendi şampuanımızı da yerel üreticileri destekleyerek onlardan el yapımı ve plastik ambalajsız doğal ürünler alabiliriz.

Paket servis yerine restoranda yemek

Dışarıdan paket yemek alındığında çok fazla plastik atık çıkıyor. Yemeğin içine konulduğu strafor köpük ve diğer plastik ambalajlar hem geri dönüşmüyor hem de sağlığımız için bir tehdit oluşturuyor. Bu yüzden sipariş etmek yerine restorana gidip yemek hem daha sağlıklı hem de atıksız bir seçenek.

Plastik pipeti reddetmek

Plastik pipet (bazı tıbbi kullanımlar dışında) en gereksiz plastik ürünlerden biridir. Dışarıda içecek içerken pipet istemediğinizi her zaman özellikle belirtin çünkü maalesef işletmelerin büyük çoğunluğu böyle bir hassasiyete sahip değil ve ihtiyaç olmasa bile herkese pipet ile servis yapıyorlar. 

Islak mendil yerine el yıkamak

Dışarıda yemek yerken ıslak mendil kullanmak yerine elinizi su ve sabunla yıkamayı tercih ederseniz yine hem kendiniz için hem de çevre için iyi bir şey yapmış olursunuz. Çünkü ıslak mendil yapısı gereği geri dönüşemez ve yüzyıllarca çöp alanlarında kalır, aynı zamanda içinde barındırdığı kimyasallar nedeniyle sağlık açısından da zararlıdır.

Tek kullanımlık plastiklerin yasaklanmasını talep etmek

Türkiye’de tek kullanımlık plastiklerin yasaklanması için Greenpeace’in başlattığı kampanyaya imza atabilirsiniz. Tek kullanımlık plastiklerin tamamen yasaklanması ilk başta kulağa imkansız gelse de Avrupa Birliği’nde yasaklandı bile. Yasaklanan ürünler arasında plastik pipet, çatal, tabak, kaşık gibi alternatifi olan ve gereksiz bir kirliliğe yol açan plastikler var. Türkiye’nin de bu adımı atmaya ihtiyacı var ve bunu talep etmek de bizim sorumluluğumuz.

Duru Barbak

Doğanın Yeni Canlıları

Günümüzden yaklaşık 380 milyon yıl kadar öncesinde, bitkilerin yapısında büyük bir değişiklik meydana geldi ve bitkilerin üzerinde yeni bir doku türü olan odunsu doku belirmeye başladı. 

O zamanın bitkileri, odunsu doku sayesinde geçmişe nazaran biraz daha kuvvet kazandı ve böylece atalarından daha güçlü ve daha fazla sayıda büyüyebilir oldular. Ancak sahip oldukları bu yeni özelliği yalnızca gövdelerinde değil, yayılmalarını ve çoğalmalarını sağlayacak olan tohumlarında da taşımaya başladılar. Oluşan ilk odunsu dokunun, tohumlarını doğaya karıştırmasının ve toprakla buluşturmasının ardından yeryüzü doğanın yeni canlıları ile kaplanmış oldu. 

Odunsu dokunun oluşumu

Çeşitli doğa olayları ve dış etkenler ile dünyamızın dört bir köşesine yayılan bu tohumlar, bulundukları bölgenin şartlarına uygun şekilde farklı türlerde ve özelliklerde orman ekosistemleri meydana getirdi. Söz konusu doğa olaylarına ve dış etkenlere en iyi örnekler ise kuşkusuz rüzgarlar ve kuşlar oldu. Tohumların, karpelleri ile rüzgarda uçuşması ve kuşlar tarafından besin olarak tercih edilmesi bu yayılımın etkilerini daha da hızlandırdı. Hatta günümüzdeki ormanların %99’u, hala geçmişte yaşanan bu etkiler sayesinde tohumlardan orman olma özelliği taşımaktadır. 

Doğayı taklit ediyoruz

ecording olarak bizler, geliştirmiş olduğumuz teknolojiler sayesinde söz konusu etkilerden aldığımız ilhamla doğayı taklit ediyoruz ve çalışmalarımızı bu doğrultuda gerçekleştiriyoruz. Söz konusu tohumları ecoDrone’lar ile toprakla buluşturarak; yeryüzünü, belki de bizlerin bile dünyada olmadığı zamanlarda yaşama şansına sahip olan hayat potansiyelleri ile kaplamış oluyoruz.

Barış Umut Gümrükçü

Silvikültür nedir?

Silvikültür kelimesi, Latince kökenli “silva=orman” ve “cultura=yetiştirmek” kelimelerinin birleşmesinden oluşmuştur ve “orman yetiştirmek” anlamına gelmektedir. Ormanların devamlılığının sağlanması ve kendisinden beklenen görevleri yerine getirmesi, silvikültürel uygulamaların yapılması ile gerçekleştirilir. Silvikültürel uygulamalar ile birlikte; yeni ormanlar kurulması, mevcut veya sonradan oluşturulan ormanların sağlık ve kalitesinin artırılmasına yönelik bakım çalışmaları yapılması, ormanların devamlılıklarını sağlamak için gençleştirme çalışmalarında bulunulması ve bütün bu çalışmalar gerçekleştirilirken de toplumun ihtiyaç duyduğu taleplerin karşılanması sağlanır.

Silvikültür çalışmalarının tam kalbinde, doğanın olağan akışına ve doğanın kendi kanunlarına uygun bir şekilde çalışılması referans olarak alınır. Doğa ile uyum ile birlikte bilim ve ekonomi gibi etkenler de göz önünde bulundurularak, ormanların ve doğal yaşamın sürdürülebilir bir şekilde varlıklarını sürdürmesi sağlanmış olur. Silvikültür çalışmalarında karşımıza çıkan en kapsamlı çalışmaları ise “doğal” ve “yapay” olarak ikiye ayrılan “gençleştirme” uygulamaları oluşturmaktadır.

Doğal Gençleştirme Uygulaması

Doğal gençleştirme çalışmalarında öncelikle, meşcerelerdeki (en az bir hektar büyüklüğünde orman parçası) ağaçlardan dökülen tohumlardan oluşacak yeni bireyler ile uyumlu ve bütünsel çalışmalar yapılır. Bu çalışmalarda söz konusu alana gerekirse dışarıdan tohum takviyesi de uygulanabilir. Yapay gençleştirme çalışmaları ise çoğunlukla, doğal gençleştirme koşullarının çeşitli nedenlerden dolayı uygulanamadığı veya doğal gençleştirmenin düşünülmediği alanlarda dikim yoluyla ve insan eliyle gerçekleştirilen uygulamalardır. 

Bununla birlikte; silvikültür bilimi ile ilgili çalışmalar yapan söz sahibi kurumlarımızın ve üniversitelerimizin raporlarında ve sunumlarında da, mümkün olan her yerde uygulama tercihinin doğal gençleştirme çalışmalarından yana olduğu açıkça belirtilmektedir. Çünkü yapılan yapay gençleştirme uygulamaları sonucunda ağaçlandırma alanlarında oluşan kültürün ilk yıllarda, doğal gençleştirme alanlarındaki gençliğe göre hızlı geliştiği belirlense de sonraki yıllarda; doğal gençleştirme çalışmaları yapılan alanlarındaki bireylerin boy ve çap artımlarının, yapay gençleştirme çalışmaları sonucunda oluşan bireylerden daha üst seviyelere ulaştığı tespit edilmiştir. Tüm bu durumlar ile birlikte, ağaçlardan dökülen tohum miktarlarına göre yıllar, bol tohum yılından tohumsuz yıla kadar farklı isimlerle adlandırılır. Doğa; her ne kadar kendi kendini en optimum koşullarda yenileme sürdürebilme yeteneklerine sahip olsa da, özellikle günümüzde zarar verici dış etkilerin aşırı fazla olması, iklim krizinin etkileri ile birlikte meşcerelerde bozuklukların artış göstermesi, bol tohum yıllarının azalması ve havzalarda susuzluk artışı gibi etkiler; iklim krizi ile mücadele etme ve tüm bu olumsuzlukları en azından belirli seviyelerde tutarak doğayı koruma ve taklit etme konusunda bizlere daha da fazla sorumluluk katmaktadır.

İklim İçin Yaptıklarımız

Hükümetlerarası Küresel İklim Paneli’nin hazırlamış olduğu Küresel İklim Raporu’nda da ifade edildiği üzere; 2030 yılına kadar iklim krizine karşı herhangi bir aksiyon almamamız durumunda, dünya sıcaklığının 1.5 C’den daha fazla artması ile karşı karşıyayız. Bu duruma karşın alternatif çözümlerden biri olan; çimlenmiş ve sağlıklı şekilde büyüyerek dünyamıza nefes kazandırmış tohum topları ile birlikte bizler, ecording olarak doğanın ulaşılan/ulaşılamayan her yerinde bu tohum toplarının atışlarını gerçekleştirerek aslında yeryüzünde sayısız hayat potansiyeli oluşturmayı amaçlıyoruz. Söz konusu sıcaklık artışının sabit tutulabilmesi için gereken 1.2 trilyon hayat potansiyeli için de zamanımızı, inancımızı ve çabalarımızı bu umut doğrultusunda sürdürmeyi hedefliyoruz.

Barış Umut Gümrükçü